Alican Yücesoy: "Hakkını Aramanın Karşılığı Varmış"

-
Aa
+
a
a
a

Alican Yücesoy Youtube kanalımızda! İlksen Mavituna'ya 'Bildiğin Gibi Değil'den başlayıp karakterlerle kurduğu karmaşık ilişkiyi, pandemi sonrası dinginlik dönemini ve 40 yaşından sonra Almanca tiyatro yapmayı anlatıyor. Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda verilen unutulmaz hak mücadelesi ve 'tiyatroda demokrasi olur mu?' sorusuna cevabımız da söyleşide!

""

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Alican Yücesoy ile beraberiz. Hoş geldin Alican.

Alican Yücesoy: Hoş bulduk İlksen.

İ. M: Teşekkür ederiz burada olduğun için.

A. Y: Ben teşekkür ederim davet ettiğiniz için.

İ. M: Ne demek.

A. Y: Özlemiştim Açık Radyo'yu.

İ. M: Evet.

A. Y: Apaçık Radyo'yu...

İ. M: Apaçık Radyo'da evet, ilk buluşmamız Açık Radyo'nun eski stüdyolarında diyelim.

A. Y: Hem buraya uzun süredir gelmediğim için heyecanlıyım hem de unutmuşum gibi sanki. Bu programları, bu tempoyu, bu işleri... Öyle de hissediyorum, onun için ben de heyecanlıyım birazcık. Kusura bakmayın yani, sürçülisan edersem affola. Eskilerindeyim.

İ. M: Varlığın yeter. Evet, bu tempoyu nasıl unuttun, niye unuttun? Bunları da konuşuruz. Az evvel böyle küçük tüyolar aldım senden stüdyoya girmeden önce. "Biraz sakin geçiyordu günler, yeni yeni tekrar hareketleniyor" diyorsun. Ama ben şuradan başlamak istiyorum; şimdi biraz böyle ödevini iyi yapma takıntısından da kaynaklı, iki gün önce şeyi fark ettim: Senin oynadığın son filmi izlemediğimi fark ettim: "Bildiğin Gibi Değil". Ve işte onun derdine düştük, "Allah'ım nereden izleyeceğiz?" falan diye. İzleyebildin mi bu arada? Evet.

A. Y: Hah, güzel, sevindim.

İ. M: Problem şu ki dün akşam, dün gece izledim.

A. Y: "Uyumuşum falan, yarısında uyumuşum, bitiremedim" falan...

İ. M: Uyumadım. Sadece senin karakterine o kadar sinir oldum ki! İzlerken de çok gerildim. "İşte ben yarın nasıl buluşacağım Alican'la, nasıl doğru düzgün bir şey olacak?" diye... Ellerine sağlık valla.

A. Y: Sağ ol, teşekkür ederim. Nesine sinir oldun ama duymak isterim. Merak ediyorum yani insanlar ne düşünüyor; hem karakterle ilgili hem de filmle ilgili. Benim içinde olup da çok çok sevdiğim filmlerimden biri çünkü.

İ. M: Öyle mi?

A. Y: Evet, çok seviyorum o filmi gerçekten.

İ. M: Vuslat Saraçoğlu ile çektiğiniz... Evet, evet. Çok kıymetli bir oyuncu kadrosu da var.

A. Y: Kesinlikle.

İ. M: Serdar Orçin, Hazal Türesan... Hep birlikte üç kardeşi oynuyorsunuz. Yani nesine gıcık oldum? Belki ben de senin oynadığın karakter kadar şehirli ya da dışarıdan bakıldığında kendime göre biraz entelektüel olarak gördüğüm için kendimi... "Ben kendimi gördüm, ona mı sinir oldum?" diye düşünmüyor değilim.

A. Y: Karakter kendisiyle yüzleşiyor.

İ. M: Evet. Tabii ki hikaye açılırken karakter farklı farklı pozisyonlara geçiyor, o da ayrı konu ama sanki böyle kendi dünyasının içinde, kafasının içinde hapsolmuş; kendi hırsları, idealleri var ama gerçek dünyada bambaşka olaylar cereyan ederken onlarla yüzleşmede yaşadığı çatışma beni bir şey yaptı galiba, rahatsız etti. Kendi çatışmalarımı hatırlattı. "Niye bu kadar unutuyoruz hayatta olup bitenleri?" diye bir düşündüm.

A. Y: Şey gibi... İyi bir eleştiri gibi.

İ. M: İyi de bir eleştiri gibi. Ya benim kafamda en azından... Seni nerede, nasıl izledim diye hatırladığımda yeni bir aydınlanma yaşadım. Seni çok farklı arayüzlerde, farklı ekranlarda gördüm yıllar içerisinde. Ama bu hiçbir zaman "Alican Yücesoy ve o karakter" gibi olmadı. Yani yüzün hep bir yerde var ama oyunculuğun gelişimi üzerine düşündürttü beni.

A. Y: Bu yıllar beni de sürekli bunu düşündürdü; oyunculuğun gelişimi, kendimle ilgili süreçler... Aslında bilmiyorum bir soru var mıydı ama ben bir şeyler söyleyeyim.

İ. M: Lütfen, nasıl istersen.

A. Y: Yani sanıyorum bu mesleğin, tuhaf bir iş yaptığımızı artık kabul ediyorum. Eskiden böyle gelmiyordu bana. Oyunculuk mesleğine başka adlar veriyordum; başka ulvi şeyler, belki kutsallaştırma hastalığına yakalanıyordum. Şimdilerde öyle gelmemekle birlikte, eski ben bugünkü düşüncelerimi görse muhtemelen "Ne kadar dünyevileşmişsin" derdi. Tuhaf bir ikilemi de var.

İ. M: Nasıl şimdi peki? Kutsallaştırmadığını anlıyorum ama daha dünyevi bir şey mi? Eksikleri, gedikleri olan bir şey mi?

A. Y: Çok fazla var tabii ki... Ama o gelişim sürecinde en azından "her çiçekten bal alır" gibi bir insana dönüşüyorsun. Tecrübelerle ilgili de öyle. Hayatı emmekle ilgili tabii bu söylediğim; "Hayatın her şeyini emeyim, her şeyi sömüreyim, her şeyin tadından alayım" gibi bir açlık başlıyor. Benim oyunculuğa baktığım yer biraz öyle. Tecrübeye ihtiyaç duyan biriyim ben oynayabilmek için. Ve bunu bireysel tecrübelerim üstünden daha kolay yaptığımı düşünüyorum. Yani gözlemin haricinde bireysel olarak da bir şeyi tecrübe etmek... Bunu eskiden ulvileştirirken, birdenbire aslında birçok şeye zaten sahip olduğum gerçeğiyle karşılaştım.

Aslında bu şeye benziyor; az önceki son filmden, Vuslat'ın Bildiğin Gibi Değil'deki o karakter üstünden bakalım. O karakter gibi biri değilim ben. Ama hayatımın bir döneminde o karaktere yakın bir şeyler olmaya, yani yol ayrımlarından birinde yaklaştım. Seçenekler içinde o karakter de benim seçeneklerimin arasındaydı mutlaka. O yolun sonunu gördüğüm bir devam filmi gibi bu. Oradan devam edip o karakter olabilirdim tam anlamıyla. Beni de sinir ediyor o karakter bu arada. Sen de o kişi değilsindir muhtemelen ama bir ara ona çok yakın bir yere gelip onu görüp yolunu değiştirmişsindir.

İ. M: Böyle oldu galiba.

A. Y: Bence böyledir gerçekten. O yüzden ulvileştirmediğim versiyonda rollere yaklaşımım da buna döndü. Yani öyle bir yere ulaşmak için o karanlık odalara kapanman falan gerekmiyor. Hiçbir zaman öyle değildim gerçi ama bu düşünce mantıksız gelmiyordu bana. Şimdi tamamen mantıksız bir yerdeyim. "Yaşadığın şeyler sana yeter" diyorum birazcık da.

İ. M: Bir yandan da şunu hatırladım; "Ben biliyorum demekten kaçındığını" söylemişsin vaktiyle.

A. Y: Tabii, hâlâ hiçbir şey bilmiyorum.

İ. M: Aslında biraz da bunu konuşuyoruz şu anda. O açıklığı tutmak...

A. Y: Sonuna kadar... O hep merkezde duran şey benim için. Hiçbir fikrim yok oyunculukla ilgili bu arada. Bunlar hep varsayımlar ve bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğim. Sadece arada bir şeye yaklaşıp "Böyle bir şeyler olabilir" diyorum ve sonra yok olup gidiyor. Çünkü öyle olması lazım; yok olup gitmeli ki yeni bir şey bulup tekrar arayışa girebileyim. Bilmeye yaklaştığım her anda o bilginin çıkması lazım hayatımdan. Öbür türlü hep aynı dalda oturan kuş gibi olurum. Ben başka dallara da gitmek, gezinmek istiyorum.

İ. M: Tam da bu galiba seninle gördüğüm şey. Güzel isabet. Peki, yaklaştığın şeylerden biri... Büyük bir tevazu ile diyorsun ki "Hiçbir şey bilmiyorum" ama bir tecrübe birikiyor sonuçta. Bir Genel Sanat Yönetmenliği dönemin de var. Kısa bir dönemdi, kapandı gitti ama o dönemi de yakın tiyatro tarihi açısından anmak gerektiğini düşünüyorum. Orada neyi gördün? Nerede konu kapandı? Nasıl ihtimaller vardı?

A. Y: Çok güzel soru. Şöyle söyleyeyim; aslında yine benzer bir şey söyleyeceğim. Süreci kısaca anlatmak gerekirse: Biz o tiyatronun yıllardır çalışan insanları olarak bir arzumuz vardı. Sene 2014-2015 civarı... O zaman Şehir Tiyatroları'nda da benzer bir arzu içindeydi insanlar.

İ. M: Evet, Levent Üzümcü falan vardı o dönemde...

A. Y: Ödenekli tiyatrolar bu arzu içindeydi. "Bu tiyatronun gerçek sahibi biziz. Belediye eliyle fonlanan bir kurum burası elbet ama karar verici merci biz olmalıyız. Sanat yönetmenini içimizden ve seçimle seçmek istiyoruz. Yönetim kurulunun bu şekilde teşekkül etmesini istiyoruz" dedik. İddiamız buydu ve bir süreç başlattık. O süreçte muvaffak olduğumuzu düşünüyorum. Kendi içimizden bir Genel Sanat Yönetmeni çıkartabildik. Aslında o noktada hiçbirimiz yöneticilik tecrübesi olan insanlar değildik; hep oyun oynadık ya da yönettik. Maksimum buydu yaptığımız iş.

İ. M: Çok zor bir şey bir yandan.

A. Y: İşimizi kolaylaştıran şey şu oldu: Hiçbir şey bilmediğimizi hemen kabul ettik. "En kötü ne olabilir ki?" dedik. Bizim sadece bu isteğimiz vardı.

İ. M: Ama siz bir emekçi olarak pozisyon alıp o hakkı iddia ediyorsunuz değil mi? "Biz buranın çalışanıyız" diyerek.

A. Y: Tabii ki. "Sanatsal kararları biz vermeliyiz" dedik. Benim dört sene kadar devam eden bir sanat yönetmenliği görevim oldu. Sonrasında tabii ki yorgunluk diyebilirim buna. Ve böyle yapılarda... Biz öğrenciyken rahmetli Zekai Müftüoğlu hocamız bize diyordu ki: "Her yerde demokrasi olur, sadece tiyatroda olmaz." Biz de "Hocam yapma gözünü seveyim, olur mu öyle şey?" diyorduk. "Hayır, olmaz" diyordu. Tiyatroları yönetmeye kalktığınız noktada işler kolektif yürümeyebiliyor. Orada herkes işini bilecek, bir kişi kararı verecek ve ona uyulacak... Bizim giriş sürecimiz bu değildi, biz ansambl ruhuyla bir şeyler yapmak istedik ama hocanın dediği noktaya evrileceğini gördüğümde bir tercih yapmam gerektiğini anladım. Ya kendimden verecektim ve o yola gidecektim ya da kendi bildiğim yoldan devam edecektim. Arkadaşlarımla birlikte süreci yönettiğimiz için, Alican bana dedi ki "Bence burada bırakalım, artık zamanımız doldu." Dedim ki "Öyle diyorsanız öyledir." Ve bıraktık. Tabii o dönemin belediye başkanının bizi yormasıyla da çok alakası var sürecin. Neyse ki şimdi Bakırköy Belediyesi'nde sanata ve kültüre gerçekten talepkâr, bütün imkanları sunan bir belediye başkanı var. Sonunda diyebiliyorum bunu.

İ. M: O dönemki yönetimden farklı olarak.

A. Y: Çok çok farklı. Yeni bir yönetim, yeni bir Genel Sanat Yönetmenimiz var: Turgay Kantürk. O da çok çabalıyor. Bakırköy Belediye Tiyatrosu benim için bitmedi, hâlâ oranın bir oyuncusuyum ama yöneticilik görevim bu şekilde bitti. Çok mu uzun anlattım bilmiyorum?

İ. M: Yok, çok güzel anlatıyorsun. Ben daha da geri döndürmek istiyorum. O 2015-2019 arası dört yılda en öğretici olan neydi senin için? "Bunun bir parçası olduğum için gururluyum" dediğin an neydi?

A. Y: Aslında o hakkı kazanabilen bir ekibin parçası olmaktan hayatım boyunca gurur duyacağım. Çünkü biz bu toplumda hakkını arayan olmanın tam olarak neye karşılık geldiğiyle ilgili gerçek anlamda fikir sahibi miyiz? Emin değilim. O güne kadar ben de bunu düşünmemiştim. "Hakkımı ararım ama alamam, o zaman niye arayayım?" gibi bir mantık vardı. 80 sonrası çocukların çoğu böyle düşünüyordur herhalde. Ama birlik olmak, bir şeyi talep etmek ve inatçı olmanın karşılığını ilk defa orada gördüm. En çok bunu söyleyebilirim. Yoksa çok iyi oyunlar yaptık, ödüller aldık, tiyatro tekrar görünürlük kazandı; bunlar zaten her tiyatronun başarı olarak anlatabileceği şeyler. Ama bu ülkenin bir tiyatrosunun başarısı daha "savaşçı" şeyler olmalı gibi geliyor bana.

İ. M: Hatırlamak çok kıymetli. Peki, Almanya'ya gidip gelmeye başlamışsın ve Almanca oynuyorsun. Nasıl oldu bu?

A. Y: İşim yokmuş gibi değil mi? Aslında Almanca öğrenmeye başlamıştım, B1 seviyesine kadar gelmiştim. Bir arkadaşım "Almanya'da bir tiyatro Türkçe bilen oyuncu arıyor" dedi. Hayatımda hiçbir yere başvuru yapmamıştım, CV'im bile yoktu. Ama benden motivasyon mektubu istediler. Türkiye'de pek yoktur bu rutin ama Almanlar için çok önemli. Ben de bu role talip olduğumu belirten mektubu yolladım. Birkaç gün sonra tiyatronun sanat yönetmeni aradı. Meğer bizim Bakırköy turnelerimizi izlemiş ve bizi biliyormuş. "Lütfen gelin oynayın" dedi. Dedim "Bir dakika, oyunu bilmiyorum, ne oynayacağım?"

İ. M: İşini iyi yapan bir sanat yönetmeniymiş.

A. Y: Evet. "Türkçe bilen oyuncu arıyoruz" dediler ama metne bir baktım; Türkçe tek kelime yok, sadece şarkılar Türkçe! "E hani Türkçe bilen oyuncuydu?" dedim. Meğer "Türkçe de bilen" demek istemişler. Benim Almancam o zaman çok yeterli değildi ama cesaret ettim. "Ben bir bölümü çekip yollayayım, beğenirseniz geleyim" dedim. Beğendiler ve gittim. Beş hafta sürdü. Müzikli bir oyun; sahnede bir kuartet var ve sadece Sezen Aksu şarkıları söyleniyor. Oyunun konusu da harika: 1950'lerdeki o meşhur ekonomik mucizenin Almanya'da değil de Türkiye'de gerçekleştiğini varsayıyor. Alman işçilerin İstanbul'a çalışmaya geldiği bir tersine göç hikayesi. "Istanbul" adlı oyunda İsmet'i oynuyorum. Alman seyirciyi çok etkiliyor bu perspektif.

İ. M: Müthiş bir cesaret. Kırkından sonra Almanca öğrenip sahnede oynamak...

A. Y: Ben de bunu başta fark etmemiştim. Şimdi iş soğuyunca "Nasıl yaptım?" diyorum. O prömiyer gününü hiç unutamıyorum. "Bu gerçekten yaşanacak mı?" dedim. 20 yaşındayken biri hasta olsa metni akşamdan ezberler çıkardım ama 43 yaşında Almanca oynamak büyük riskmiş.

İ. M: Oradaki tiyatro yapısı nasıl?

A. Y: Benim oynadığım tiyatro bir devlet tiyatrosu. Oyuncuları çok kabiliyetli çünkü sürekli provadalar. Yılda 12 yeni oyun çıkıyor. Akşam oyunu varken sabah mutlaka provadalar. Ama ben hâlâ dünyanın en iyi oyuncularının Türkiye'de olduğunu düşünüyorum. Bizde "kalpten oynamak" diye bir kanal var, o teknik oyuncuların başaramayacağı bir şey bu.

İ. M: Türkiye'deki sahnelerde seni çok göremiyoruz bir süredir ama dijitalde varsın. Pandemi dönemindeki o Huysuz Virjin performansını sormam lazım. Nereden çıktı o? Müthiş dans etmiştin.

A. Y: Seyfi Dursunoğlu'nun yaptığı şeyin hem kalpten olması hem de o dönemde gösterdiği cesaret çok ilham verici. İşini iyi yapmak isteyen herkese bir örnektir o. Benim için de çok özeldir.

İ. M: Televizyonda da yoksun pek.

A. Y: Tiyatrodaki o yönetim görevini bıraktıktan sonra bende uzun süren bir yorgunluk oldu. Pandemi de üstüne gelince iyice eve kapandım. "Biraz durayım, çiçek sulayayım" dedim. Geçen sene tam bir "emekli albay" kafasına girmiştim; camdan bakıp yanlış park edenlere kızıyordum. Ama son 5-6 aydır kendimi topladım. Bizim meslek sporculara benzer; antrenman yapmadığın zaman kondisyonun düşer. O kondisyonun gittiğini fark edince silkelendim.

İ. M: 2019 sonrası o yavaşlama sürecinde neler yaptın?

A. Y: Çok iyi geçmedi aslında. Okumakla olan ilişkim sarsıldı. 4-5 senede toplam 3 kitap falan okumuşumdur. "İş diye kitap okumaktan bıktım" diye kendimi kandırıyordum. Ama bir şey okumak beni çok tetikler; oradan bir karakter bulmak, hayal kurmak... O hayatımdan çıkınca yerini dolduramadım. Fiziksel olarak da yıprandım, kilo aldım. Bildiğin Gibi Değil çekimlerinde de o aralıktaydım aslında.

İ. M: Şimdi yeniden hareket başladı. Disney'de yeni bir işin veya dijital bir platformda olacak sanırım?

A. Y: Evet, "Gustave Mayer'in Tuhaf Hikayesi". Tam doğru zamanda oldu. Çok iyi bir ekip ve teknik olarak efsanevi bir iş bence. Giray Altınok'un yazdığı ve oynadığı bir iş. Ben de heyecanlıyım ne göreceğimize dair.

İ. M: Sektörel bir değişim de gözlemişsin anlaşılan.

A. Y: Kesinlikle. Mesela çalışma koşulları... Biz sektör olarak "12 saat" çalışmaya okey olduk ama aslında oyunculuk 12 saat yapılabilecek bir iş değil. Taş çatlasın 4 saat tam performans verirsin, sonra düşüş başlar. Ama en azından şimdi o 12 saatin daha planlı ve profesyonel yönetildiğini görüyorum.

İ. M: "Babam öldü sahneye çıktım" romantizminden uzaklaşmak da önemli sanırım.

A. Y: Kesinlikle! "Şov devam etmeli" mantığıyla hepimizi kandırdılar. Babası ölen insanın cenazesinde olması gerekir, sahnede değil.

İ. M: Hepsi Freddie Mercury'nin suçu!

A. Y: Şarkı iyi olunca hepimiz inandık işte!

İ. M: İyi ki varsın Alican, teşekkür ederim geldiğin için.

A. Y: Siz de iyi ki varsınız, çok teşekkürler.

İ. M: Evet, Apaçık Radyo YouTube kanalında Alican Yücesoy ile beraberdik. İzlediğiniz için teşekkür ederiz.